Bütüncül Şifa

BİRİ BENİ KURTARSIN

Siz hiç “Rahatlık Tuzağı” diye bir şey duydunuz mu?
İnsan…
Sahip olduğu kudreti bir bilse…
Mükemmel yaratılış…
İrade,
Akıl,
İnanç,
Ve güç…
Kur’an’da insandan iki şekilde bahsedilir.
Biri hayvanattan da aşağı, diğeri ise melekuttan da alâ…
Hitler veya Farabi olmak…
Yok yok, bunlardan bahsetmek bile çok uzak…
Tam anlamıyla son model 800 beygir Ferrarimiz var iken
ayakkabım sıkıyor bahanesi bizdeki…

Bir arayış içinde insan…
Elmayı yemeden elma hikayesi dinlemek
Tadını hayal etmek ne kadar boşsa
Birinin gelip bizi kurtuluşa erdirmeside
O kadar güzaf…

Derdini anlatmak çareyi dinlemekten daha çok tatmin ediyor,
Farkında mısın?
Evet, bazen çareyi dinlemek istiyoruz
sonra çare işimize gelmezse
yine dertlenip mızmızlanmayı tercih ediyoruz.
İşimize gelmeyen çareler genelde
ayağa kalkmamızı sağlayacak yöntemlerdir
ve tek güç sarfetmesi gereken kişi biz…
Ama bazen beğendiğimiz çareler de oluyor;
Mesela “Al bunu iç de bunu üfle.”
Sonra derdimizi katmerleyip
çarelerin çaresiz olduğuna kendimizi ikna ediyoruz.

İmtihan deriz sonra
İmtihanımız büyük.
Allah sevdiği kulunu imtihan edermiş ya…
Hoşumuza da gider biraz.
Bir şeyi yanlış anladık!
İmtihan olmak değil güzel olan,
İmtihandaki duruşumuz Allah’ın kulunda aradığı güzellik.

Hayatımızdaki tüm sıkıntıların tek kaynağının kendimiz olduğunu söylesem
Ve yine tek çözümü irademiz ve değişim desem…
Çok mu sert olur?

Sebeb arayanlar için güneşin doğuşu işaret iken
Kaçmak isteyen için mucizeler bulanık.
Boğazımıza kadar gelmiş
nefesimizi kesen hâdiselerimizi halletmek
sadece ayağa kalkıp halimize yukardan bakmaktan geçiyor.

Ama önce kendimize, sonra çevremize
boğuluyorum resmini çizmek zahmetsiz ve rahat.
Bedeli ağır olacak bir oyun…
Ve oyuncu aynadaki gözbebeklerinin içinde.

Kendi hayatında değişimi en çok arzulayanların yaptığı en büyük hatadır kendine iyi bakamamak. O mutsuz, huzursuz, güvensiz ve dertli hali ile o kadar bütünleşmiştir ki, bir türlü aynaya baktığında ondan başkasını göremez… Halbuki bunlar sırtında taşıdığı ve hayat enerjisini emen yüklerden başka bir şey değildir. O dertlendikçe, o şikayet ettikçe yükler daha da büyür, emdikleri enerji ile daha da gelişirler…

Şimdi durup bir düşünelim… Ayaklarımızın altında bir tahta parçası olduğunu varsayalım ve bu tahta parçasını kaldırmaya çalışalım… Biz tahta parçasının üzerindeyken, onu kaldırabilir miyiz? Elbette hayır. Yapmamız gereken, bir adım geriye çıkmak, tahtanın üstünden inmektir değil mi? Biz tahtanın üzerindeyken onu kaldıramayız. Ancak bir adım geriye çıkıp, ondan uzaklaştığımız anda onu kaldırabiliriz. İşte sürekli şikayet ettiğimiz, değiştirmek istediğimiz şeyler de o tahta gibidir. Artık öyle bir hale gelmişizdir ki, onlardan uzaklaşıp, bir adım geriye çıkmak aklımızın ucundan bile geçmez. Çaresizce kaldırmaya çalışıp dururuz o tahtayı, kurtulmaya çalışıp dururuz o dertlerden. Ama bir türlü olmaz…

Biz ne zaman ki bizi boğan, nefesimizi kesen bu dertlerin bize kendini yamamaya çalışan şeyler olduğunu anlarız, onlarla kendimizi özdeşleşmekten ne zaman vazgeçeriz, işte ancak o zaman kurtuluşa erebiliriz. Bu tıpkı derin bir uykudan uyanmak gibidir ya da karanlık bir odada ışığı yakacak düğmeyi el yordamıyla bulmak gibidir. Öyle ya; ışığı açabilmek için önce odada o ışığı açacak bir düğme olup olmadığını el yordamıyla bulmak gerekir. Biz düğmeyi aramadıkça, istediğimiz kadar ağlayalım, sızlayalım o ışık bir türlü açılmaz, kendimizi sonsuz bir karanlıkta gibi hissederiz. Ama o düğmeyi bir bulduk mu… Ah bir bulsak… Hiç vakit kaybetmeden basarız düğmeye ve açarız ışıkları… Çünkü insana ışık gerekir. Işık kelimesinin kökü Aşk’tan gelir. Işığı bir kez gören bir kimse, isterse aşkın kökünü de bilebilir.

İster aşk ile yana yana ışık ol karanlığa, ister düğmeyi bul, ışığı yak. Ne olursa olsun, önce kendini bil. Kendini bilmeyen Rabbini bilemez. Sen kendini tasalarla oyalamayı bırakmazsan, kimse sana şifa veremez.

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir